kizilay_banner_728X090

CENGİZ TOPEL YAŞIYOR


``Bağımsızlığı, özgürlüğü tatmış uygar bir halk olarak Kıbrıs sorununu dar çerçeveden, Rum – Yunan gözlüğüyle görenlere bildirelim ki biz de ne pahasına olursa olsun bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü koruyacağız. Rum – Yunan tahakkümüne asla girmeyeceğiz. Hiçbir kuvvet ve baskı metodu bizi, 1974 öncesi durumuna döndüremeyecektir... Şerefi, haysiyeti ve özgürlüğü uğruna Türk halkı gereken her şeyi yapacak, bu ateş çemberini kıracaktır. Amerikanın ve öteki Rum – Yunan yanlısı ülkelerin Türk düşmanlığı kokan hareket ve eylemleri hiçbir sonuç vermeyecek, Türk halkı 11 yıl değil, gerekirse 11 asır direnecektir. Bizi kanlı, sadist ve cani ruhlu bir papazla ‘megalo idea’ canavarının pençesine teslim etmek isteyenlere cevabımız daima bu olacaktır” 1975 Dr. Fazıl KÜÇÜK Kıbrıs Türk’ünün bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi arasında Erenköy direnişinin ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bunun nedeni aileleri ile yakınlarının adanın başka bölgelerinde yaşıyor olmalarına karşın 500 civarındaki üniversite öğrencisinin gösterdikleri direniştir. Vatan sevgisini böyle bir davranışla anlatmak olasıdır. Bunun ötesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin aktif mücadelesinin Erenköy’le başlatılmasıdır. Kısaca tarihsel süreç içerisinde yaşananları ve mücadelenin nedenlerini sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Kıbrıs adası, bilinen dokuz bin yıllık tarihi boyunca sürekli olarak önemli, önemli olduğu kadar da stratejik konumu nedeniyle de elde tutulması gereken bir yer olarak görülmüştür. Bu nedenle, tarihin belirli dönemlerinde adeta bir mal gibi alınıp satılmıştır. Bölgenin stratejik konumu nedeniyle dünyaya egemen olmak isteyen bütün büyük güçlerin, düşlerinin temelinde bu olgu yatmaktadır. Bu nedenle de ada, dünya gündeminin öncelikli uğraş alanı olarak da kabul edilmektedir.

Doğu Akdeniz’de, yüzer bir gemi görünümündeki bu ada, iki ulusun uzantıları olan Türklerle Rumların vatanıdır. Bu güzel vatanda Rumlar, adanın tek egemeni olmak istiyorlar. Bu dürtü ile Ortodoks Kilisesinin de kışkırtmaları sonrasında, 1950’li yılların başlarından itibaren Türklere karşı saldırı planları yapmaya başladılar. 01 Nisan 1955 gününde amaçlarına ulaşabilmek için saldırıya geçtiler. Bir terör örgütü olan Eoka terör örgütünü kurdular. Eoka teröristleri, önce hedef şaşırtmak için İngilizlere saldırdılar. Aradan fazla zaman geçirmeden esas hedeflerinde olan Türklere saldırdılar. Anılan tarihte, Eoka’cılar dağıttıkları bildirilerinde “Öncelikle İngilizleri adadan atacağız, sonrasında Türkleri imha edeceğiz” diyorlardı.

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti’nde olduğu gibi İngiliz sömürge yönetimi altında bulunuyor olsalar bile, Kıbrıs Türkleri tarafından da büyük coşku ile kutlanıyordu. Karma köylerde oturmakta olan Türkler, 1955 yılı ve izleyen bazı yıllarda, bu büyük bayramı Rumların saldırıları nedeniyle kutlayamadılar.

Bu saldırılar, adanın bütünündeki Türkleri hedef almaya başlamıştı. Türkler de kendi savunma örgütlerini pasif direniş şeklinde oluşturmaya başladılar. Dağınık bir şekilde ve ağırlıklı olarak Lefkoşa merkezli kurulan bu örgütler, 01 Ağustos 1958 gününde Türk Silahlı Kuvvetlerinin de katkısı ile kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı’nın çatısı altında bir araya geldiler. Bu tarihten sonra, mücadeleye denge geldi. Bu nedenle, Ulusal bayramlar daha büyük bir coşku ile kutlanmaya başlandı. Gizliliğin esas olduğu bu yapılanma da Türklerin mücadelesi de adada kalıcı olunmasının kapılarını da açıyordu.

Türklerin de silahlı bir örgütlerinin olduğunun hissedilmesi sonrasında görüşmelere başlandı. Yapılan görüşmelerle çatışmaya son verilerek ortak bir yapının oluşması konusunda uzlaşıldı. Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımlanan yapı oluşturuldu. Kıbrıs Türkleri ile Rumların eşit egemenliklerine dayalı olan bu yapıya ilişkin anlaşmalar, 11 Şubat 1959’da Zürih’te, 19 Şubat 1959’da Londra’da imzalandı. Yeni yapılanma ile Kıbrıs Türklerine bu güne değin verilmeyen hakları da veriliyordu. Cumhurbaşkanı Yardımcısı ile 3 Türk Bakan bu yeni yapılanmada görev aldılar. Oluşan ortak parlamento ve dış temsilciliklerdeki görevlendirme, %70 Rum ve %30 Türk oranları ile uygulanmaya başlamıştı.

Rumlar, ilk anda bu uygulamalara açıktan karşı çıkmadılar. Ancak sonraları Türklerin azınlıkta olduklarını bu nedenle tanınan hakların fazla olduğunu ve geri alınması gerektiğini söylemeye başladılar. Genel bütçeden Türklere verilmesi gereken ödenekler de ödenmemeye başlamıştı. Bu yaklaşımları, çatışmaya zemin için hazırlandıklarının da göstergesi oluyordu. Bununla yetinmeyerek Kıbrıs Türkleri ile garantör ülkeler olan Türkiye – Yunanistan ve İngiltere’ye Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasının 13 maddesinin değiştirilmesi için öneri sundular. Kasım 1963 ayında sunulan önerileri Kıbrıs Türkleri anında, Türkiye ise 03 Aralık 1963 tarihinde kabul etmeyeceğini bütün dünyaya duyuruyordu.

Rumlar, bitmek tükenmek bilmeyen önerilerinin kabul edilmeyeceğine tanık oldular. Kendi açılarından bakıldığında, bütün yolların denendiğine inandılar. Deneyemedikleri bir husus koz olarak ellerinde kalmıştı. Bu koz da terörle amaçlarına ulaşmak oluyordu. Kıbrıs Türklerini etnik temizlikten geçirmek amacı ile 21 Aralık 1963 günü, Akritas Planı diye tanımladıkları saldırı planını uygulamaya koydular. Amaçları 48 saat içerisinde bütün Türkleri etnik temizlikten geçirmekti. Cumhurbaşkanı sıfatı olan Makarios bu tezlerini doğrulayan açıklamasında, “Türkiye müdahale ederse, geldiği zaman kurtaracak Türk bulamasın” diyordu.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin eşit kurucuları olan Türklerle Rumların birlikte oturabilecekleri düşünüldüğünden böyle bir yapının oluşmasına imza atıldı. 16 Ağustos 1960  tarihinde resmen kurulan bu yapı Rumların iyi niyetten yoksun olmaları nedeniyle yıkıldı. Birlikte yaşamanın olanaksız olduğu da saldırılar sonrasında kendiliğinden kanıtlanmış oluyordu. Saldırılara hedef olmalarının tek nedeni vardı. Türk olmaları...

Saldırı planlarını yapanların başında aynı zamanda bir din adamı olan 3. Makarios (Mihail Muskos) geliyordu. Yardımcıları ise, Temsilciler Meclisi Başkanı Glafkos Klerides, halkın can ve mal güvenliğinden sorumlu olması gereken İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı daha sonraları Rum Başkanı olan Tasos Papadopulos idi.

Bu yapılanmadan cesaret alan gözleri dönmüş olan Eoka teröristleri adanın her yanında bulunan Türk yerleşim yerindeki Türklere saldırıyorlardı. Korumasız buldukları Türkleri, çocuk, kadın, yaşlı demeden acımasızca öldürüyorlardı. Buna karşın saldırganlar beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar. O güne değin, yer altında çalışmalar yapan Türk Mukavemet Teşkilatı mücahitleri, Rum saldırılarını durdurmayı başarıyorlardı.

İnsanlara sağlık dağıtmaktan ve Türk olmaktan başka hiçbir suçu olmayan Doktor Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve çocukları, Lefkoşa’nın Kumsal bölgesindeki evlerinde, sığındıkları banyo küveti içerisinde 24 Aralık 1963 günü şehit edildiler. Bu saldırılar tarihe ‘Kanlı Noel’ olarak kaydedilmiştir.

Saldırılar ve çatışmalar devam ederken, o günkü siyasi ortamında değerlendirilmesi gerekiyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantörü olan Türkiye ve Yunanistan’da görev başında olan koalisyon hükümetleri iç politik çekişmeler nedeniyle istifa etmişlerdi. Diğer garantör ülke olan İngiltere de ise seçim hazırlıkları yapılıyordu. Dünyanın egemenleri olan Amerika’da Başkan Kenedi 21 Kasım 1963 günü öldürülmüştü. Rusya’da ise Küba Krizinin etkileri tartışılıyordu. Başkan Krusçev adeta yaralı konumda idi. Üstelik soğuk savaşın etkileri de artarak sürüyordu. Kısaca Rumların Türklere saldırmaları için ortam uygundu...

Adanın her yanındaki Türk Mücahitlerinin direnişi devam ederken Türk Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar başkent Lefkoşa üzerinde 26 Aralık 1963 günü alçak irtifadan uçuş yapıyorlardı. Türkleri 48 saat içerisinde etnik temizlikten geçirmek üzere saldıran Rumlardan anında ateşkes çağrısı geldi. Uçakların gelmesi ile olayın ciddiyetini kavradıkları için bu çağrıyı yaptıklarını kaydetmek istiyoruz. Ateşkes sonrası Rumlar tarafından yaratılan sorunun nasıl aşılacağının konuşulması için görüşmelere  başlandı.

O günlerde Türk Toplum Meclisi Başkanı olan Rauf Denktaş, adada yaşananları Ankara’daki Devlet ve Hükümet yetkililerine anlatmak için 25 Aralık 1963 günü Ankara’ya geldi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük adada kalan diğer üç Türk Bakanla birlikte uluslararası toplumun temsilcileri ile görüşmeler yapıyorlardı. Türk uçaklarının şokunu kısa sürede atlatan Rumlar karma köylerde oturmakta olan Türklere yeniden saldırmaya başladılar. 103 köyde oturmakta olan Türkler köylerini terk ederek güvenli bölgelere göç ettiler.

103 köyden kovulan Türkler adanın %3’lük bölümündeki açık hava hapisanesinde yaşamaya mahkum edildiler. Yaşananları BM adına izleyen Ortega, hazırladığı raporunda bu saldırıları ayrıntıları ile kayda geçirmiştir. Makarios, “Türkler hükümete karşı isyan ettiler. Hükümet olarak biz de isyanı bastırmaya çalışıyoruz” söyleminin aksine Ortega, saldıranların Rumlar olduğunu Türklerin savunma yaptıklarını dünya kamuoyuna ismi ile anılan raporunda duyuruyordu. Bu gerçeğin ortaya konması sonrasında Ortega Raporu BM’in tozlu raflarında beklemeye alınmış oluyordu.

Yaşanan bütün olumsuzluklara karşın uluslararası toplum önlem almakta adeta zorlanıyordu. Sonunda akan kanın durması için 04 Mart 1964 gününde BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan 186 sayılı kararla adaya Barış Gücü’nün gönderilmesi kabul ediliyordu. Bozulan düzeni yeniden kurabilmek için görevlendirilen bu güç, aradan geçen uzun süreye karşın görevinin gereğini ne yazık ki yerine getirememiştir. Köylerinden kovulan Türklerin yeniden köylerine dönmelerini sağlayamadığı gibi bozulan devlet düzenini de yeniden kuramamıştır.

Bu arada adada görevli olan Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı bulunduğu Lefkoşa uçak alanı yakınlarındaki kampından ayrıldı. Yunanistan’dan gelen birlikle sınır komşusu olan Türk Alayı’nın kampından ayrılması sonrasında Makarios, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü’ye 04 Nisan 1964 günlü bir mektup gönderdi. Başbakan İnönü gönderilen mektubu 06 Nisan 1964 gününde yanıtladı.

İnönü mektubunda, “... Adada Türkler için can ve mal emniyetinden eser kalmamıştır. Bunun neticesi olarak da adada Anayasaya uygun hükümet ve her türlü amme hizmeti işleyemez hale gelmiştir. Bu surette Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, gerek anayasasında gerek milletlerarası hukuk alanında yüklendiği vecibeler, ihlal olmuştur.

...Türk Birliği’nin kampından çıkması, yukarıdaki sebeplerle, keyfi hareket olarak vasıflandırılamaz. Bilakis yaratılan durum dolayısyla Antlaşmalar ve antlaşmalarla üzerine düşen görevleri yerine getirmesinden ibarettir.

... Bu karara rağmen, adadaki durumun, milletlerarası barışı tehlikeye sokacak bir şekilde vahimleştirilmeye devam edildiği müşahade olunmaktadır.

... Bu hususta Kıbrıs idaresine düşen mesuliyetlere bir defa daha dikkatinizi çekmeyi luzumlu telakki ederim” diyordu.

Rumlar buldukları dış desteklerle saldırılarına hız veriyorlardı. Kıbrıs Türklerinin Türkiye ve dış dünya ile olan bütün bağlantılarının sağlandığı Erenköy’e karşı saldırı hazırlıkları yapıyorlardı. Yurt dışında öğrenim görmekte olan Türk öğrencilerle bazı Kıbrıslı Türkler de gizlice Erenköy’e ulaşmayı başarıyorlardı. Haziran 1964 ayı başlarında Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, garantörlük hakkını kullanarak müdahale etme hazırlıkları yaparken Amerikan Başkanı Johnson’dan tehditlerle dolu mektup gelmesi üzerine 6.Filo tarafından bu hakkı engellendi..

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü’ye gönderilen mektupta, Nato silahlarının Kıbrıs’ta Rumlara karşı kullanılmasına izin verilmiyordu. Bunun ötesinde Rusya’nın Türkiye’ye olası bir saldırısı olursa Nato’nun 5. maddesinin uygulanmayacağı belirtiliyordu. Başbakan İsmet İnönü ise aynı sertlikte verdiği yanıtla, “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye buradaki yerini alır” diyordu. Yaşananlardan sonra Nato’nun üyesi olan Türkiye’ye Amerika tarafından silah ambargosunun uygulandığını da kaydetmek istiyoruz.

1964 yılı Ağustos ayı başlarında Rumlar, Yunanistan’dan ithal ettikleri askerlerle birlikte Erenköy’de mücadele eden Türklere son darbeyi vurmak üzere hazırlıklarını yaparak 08 Ağustos 1964’te saldırıya geçtiler. Araçları ile Erenköy’ün yüksek tepelerine gelen Rumlar, Türklerin denize dökülmelerini ve katledilmelerini izleyeceklerdi. Albay Rıza Vuruşkan komutasındaki Türk mücahitleri ise direniyorlardı. Son darbeyi vurmak için hazırlananların üzerine Türkiye’den dalga dalga gelen Türk Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar, Rum mevzilerini bombaladılar ve Türklerin toptan imha edilmesini önlediler.

Başbakan İsmet İnönü, Türk Hava Kuvvetlerinin gerçekleştirdiği bu hava harekatını, “sınırlı polis harekatı” olarak bütün dünyaya duyuruyordu. 12 bin civarındaki Rum ve Yunan askerlerinin, iki gün süren harekat sonrasında, büyük bölümü etkisiz hale getirildiler. Erenköy direnişi de Kıbrıs Türk mücadele tarihine “Şanlı Erenköy Direnişi” olarak kaydediliyordu.

Eskişehir’deki Hava Üssünden havalanarak Sınırlı Polis Harekatına katılan Yüzbaşı Cengiz Topel’in uçağı Gemikonağı liman bölgesindeki hucumbottan açılan ateşle isabet alarak düştü. Bölgeye yakın köylerde oturmakta olan Rumlar, Türk bayrakları açarak Yüzbaşı Cengiz Topel’i yanıltarak kendi köylerine gelmesini sağladılar. Sonrasında da esir aldılar. Yine o bölge yakınlarında  bulunan Türk köylerinden yürütülen bütün çabalara karşın Cengiz Topel’in esir alınmasını ne yazık ki engelleyemediler.

Daha sonra isminin verildiği hastaneye yaralı olarak götürüldü. Hastanenin İngiliz olan Başhekimi hastaneye getirildiğinde Cengiz Topel’in sağ olduğunu raporunda yansıttığı için kısa süre sonra Eoka teröristleri tarafından vurularak öldürüldü. Hastaneden yaralı olarak alınan Cengiz Topel, Kilise olarak kullanılan binaya götürüldü. Yeşilyurt’taki binada kafasına 20’lik inşaat çivisi çakılarak şehit edildiği düzenlenen raporlarda kaydediliyor. Anılan binada şu anda bir Türk birliği konuşludur. Aynı zamanda müze olarak da işlevini sürüdürmektedir.

Cengiz Topel’in bu şekilde işkence edilerek şehit edilmesi Türkiye’de olduğu gibi Kıbrıs Türkleri arasında da büyük üzüntü yarattı. O’nun ismini yaşatmak için 1964 yılı ve sonrasında dünyaya gelen erkek çocukların ismi CENGİZ veya CENGİZ TOPEL’dir. Bu soylu davranışın Yüce Türk ulusuna özgü bir davranış olduğunu kaydetmek istiyoruz.

Anadolu insanı da Cengiz Topel’in isminin yaşatılması ve yaşaması için okullara, caddelere, sokaklara, araştırma merkezlerine O’nun ismini verdiler. 50 yıl önce gösterilen bu soylu davranışın süreç içerisinde erozyona uğratılarak değişime uğradığının bilinmesini istiyoruz. Hayır işi yapmak isteyen bazı kişiler, okul aile birliklerine bağış yaparak Cengiz Topel’in isminin yerine kendi isimlerini yazdırdılar. Yeni bir okul yaptırarak isimlerinin yaşatılması yerine bu yolu tercih etmelerini üzüntü ile karşıladığımızın bilinmesini istiyor ve bu davranışı sergileyenlerle olanak tanıyanları kınıyoruz.

Türkiye’nin uluslararası hukuk kurallarının ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmalarının verdiği hakkı kullanarak gerçekleştirdiği bu harekat Birleşik Amerika Devletlerinin silah ambargosu ile cezaya dönüştürüldü. Yüce Türk ulusu, bu tehdit içeren ambargo kararı sonrasında kendi uçağını, gemisini ve silahını kendisi yapmak için gereken adımlarını attı. Bu alanlarda günümüzde kazandığımız başarının temelinde Cengiz Topel’in şehit edilmesi ve uygulanan ambargolar olduğunu söylersek fazladan abartmış olmayacağımızı bilmenizi istiyoruz.

Kıbrıs Türklerinin özgürlüklerine kavuşabilmesi için canını feda eden Yüzbaşı Cengiz Topel’in şehadetinin üzerinden 50 yıl geçmiş oluyor. O’nun şahsında bütün şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz...

Ruhları şad olsun...

SEVGİ ile kalınız...

01 Ağustos 2014 Ankara

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1046